Her Nasip Vaktine Esirdir
Bu cümleyi ilk duyduğumda ne kadar da rahatlatıcı ve huzurlu gelmişti.Sonra fark ettim,aslında insanı oyalayan bir cümle bu.Şimdi dürüst olalım.Bu cümleyi ben mi söylüyorum, yoksa kendimi mi susturuyorum?İç sesim diyor ki:— “Sabret, zamanı var.”Ama ben hemen atlıyorum ; — “Ya yoksa?”İşte tam burada başlıyoruz asıl meseleye.Beklemek mi, kabullenmek mi?Kendime soruyorum:Ben gerçekten sabrediyor muyum, yoksa beklemeyi bahane edip hayatın gerisinde mi kalıyorum? Çünkü “nasip” dediğimiz şey bazen çok mistik, çok kaderci bir örtü oluyor.Çocukluğumuzda , sandalyelerle ya da koltuk minderleriyle yaptığımız sığınaklara saklandığımız gibi altına saklanıyoruz.Olmadıysa , vakti değil,Olmuyorsa, hakkımda hayırlısı değil,Gelmediyse, demek ki yazılmamış.Peki ya yazmak bizim işimizse?İç sesimle mini bir tartışmaya başlıyoruz yine ; — “Herkesin hayatı farklı yollarda ve şekillerde ilerliyor.”* Biliyorum. Ama neden herkesin ilerlediği bir hayatı var da benimki loading ekranında?— “Zamanla olacak.”* Ne zaman? Takvimde bir gün var mı bunun?— “Kıyaslama.”* Tamam da sosyal medya diye bir gerçek var, orada herkes nasibini çoktan almış gibi duruyor.İşte böyle…Dışarıdan olgun, içeriden panik bir insan modeli.İtiraf ediyorum:Bazen “her nasip vaktinin esiridir” cümlesini,“Ben şu an bir şey yapmayacağım, üşeniyorum " demenin daha şiirsel bir yolu olarak kullanıyorum.Çünkü çabalamak yorucu.Umut etmek riskli.İstemek ise cesarete tabi. Beklemek?O bedava.Her şey bizim kontrolümüzde değil.Bunu inkar etmek kibir olur.Bazı kapılar gerçekten erken çalındığında açılmıyor.Bazı insanlar gerçekten yanlış zamanda giriyor hayatımıza.Bazı hayaller gerçekten “biraz sonra”ya ait.Ama iç sesim bana şunu fısıldıyor:-İnsan ,nasip geldiğinde değil,gelmesini beklerken olgunlaşıyor.Sonunda kendime şunu söylüyorum*Evet, her nasip vaktinin esiri.Ama ben de vaktimin efendisi olmak istiyorum.Gelirse beklemiş,Gelmezse denemiş,Olursa şükretmiş,Olmazsa kendimi suçlamamış olmak istiyorum.Belki de mesele nasip değil,mesele beklerken kendime nasıl davrandığım.Ve iç sesim bu kez sakin:— “Tamam, acele etmiyoruz. Ama tamamen de durmuyoruz.”Sanırım anlaştık.Ama bu tartışmalar genelde evde mum ışığında falan olmuyor.Daha çok sabah alarmını bilmem kaçıncı kez ertelemişken,kahvem soğumuşken,otobüsüm kaçmışken,e-posta da “acil” ibaresi yazılmışken oluyor.İç sesim sabah başlıyor:— “Bugün güzel bir gün olacak.”*Olabilir.Ama önce mutfağı toparlayayım, faturayı ödeyeyim , geç kalmayayım, bir de akşama ne pişireceğimi düşüneyim. Hayallerim var evet ama şu an çamaşır asılacak.. — “Her şey yoluna girecek.”*Tabi, tabi birazdan.Şu işi de halledelim, sonra kesin girer.Günlük telaşlar insanı öyle bir yoğuruyor ki,büyük sorular küçülüyor.“Hayatım nereye gidiyor" bile diyemiyoruz. Belki bu koşuşturma bir gün durur bir başka pencere açılır,bir şeyler yerine oturur.İç sesim hemen klasik cümleyi yapıştırıyor:— “Düzelicez inşallah.”*E İnşallah.Bu kelime de ne kadar her derde deva.Plan yok, tarih yok, sadece iyi niyet , biraz da umut. Günler böyle geçiyor.Erteleyerek, idare ederek,“şimdilik”lerle hayat kurarak.Bir noktada iç sesim de yoruluyor.Motivasyon cümleleri tükeniyor.Pozitiflik paketinin miadı doluyor. En son dün müydü, geçen hafta mı bilmiyorum,iç sesim derin bir nefes aldı ve dedi ki:— “Bıktım senden. Ne halin varsa gör.”İşte o an anladım.İnsan bazen kendini bile motive edemiyor.Bazen iç ses bile işi bırakıyor.Ama garip bir şekilde, o sustuğunda ortalık biraz sakinleşti.Kimse acele ettirmiyor, kimse teselli etmiyor.Sadece ben kaldım.Ve hayat.Belki de düzelmek tam da öyle bir yerden başlıyor.Kimsenin “inşallah” demediği,kimsenin gaz vermediği,sadece sorumluluğun kaldığı yerden.Ya da bilmiyorum.İç sesimle kavgalıyız şu an.Barışırız.İnşallah.
Bir yanıt yazın